Araştırma Çıktıları | WoS | Scopus | TR-Dizin | PubMed
Permanent URI for this communityhttps://hdl.handle.net/20.500.14719/1741
Browse
8 results
Search Results
Publication Open Access Tiroid cerrahisi sonrası hipokalsemi gelişimini etkileyen faktörler(2015) Yetkin, Sıtkı Gürkan; Mihmanlı, Mehmet; Uludağ, Mehmet; Çitgez, Bülent; Aygün, Nurcihan; Besler, Evren; İşgör, Adnan; T.C. Sağlık Bakanlığı; T.C. Sağlık Bakanlığı; T.C. Sağlık Bakanlığı; T.C. Sağlık Bakanlığı; T.C. Sağlık Bakanlığı; T.C. Sağlık Bakanlığı; Bahçeşehir ÜniversitesiAmaç: Tiroidektomi sonrası geçici hipokalsemi en sık görülen komplikasyondur ve oluştuğunda kolaytedavi edilir. Geçici hipokalsemi ile ilişkili esas problem hastanede kalış süresini uzatmasıdır. Bu çalış -manın amacı tiroid cerrahisi uygulanan hasta grubunda postoperatif geçici hipokalsemi için risk fak -törlerini belirlemekti.Gereç ve Yöntem: Ocak 2012 - Aralık 2013 tarihleri arasında total tiroidektomi uygulanan 177 has -tanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Hipokalsemi total serum kalsiyum düzeyinin 8 mg/dl altında olması olarak tanımlandı. Geçici hipokalsemi total tiroidektomiyi takiben 6 ayda hipokalse -minin iyileşmesi olarak tanımlandı. Geçici hipokalsemi için risk faktörleri olarak cinsiyet, preopera -tif D vitamini eksikliği, reküren hastalık için cerrahi girişim, hipertiroidi varlığı, görülen ve korunanparatiroid bez sayısı, paratiroid bez ekimi yapılması, patolojik spesmende çıkarılan paratiroid bezivarlığı değerlendirildi. İstatistik değerlendirmede Nominal Lojistik Regresyon analizi, Ki-kare testive Fisherin Kesinlik testi kullanıldı.Bulgular: Çalışmadaki 177 hastanın (150K, 27E) 37sinde (%20.9) geçici hipokalsemi gelişti. Nominalregresyon analizinde sadece patolojik spesmende çıkarılan paratiroid bezi varlığı (p=0.025) geçicihipokalsemi için bağımsız değişken faktör olarak belirlendi.Sonuç: Patolojik spesmende paratiroid bezi varlığı yüksek oranda geçici hipokalsemiden sorumludur.Tiroidektomi esnasında cerrahi spesmenin intraoperatif dikkatli incelenmesi uygunsuz paratiroidek -tomi insidansını azaltabilir.Publication Open Access Tip 1 Diyabetli Çocuk ve Adölesanların Beslenme Durumlarının Belirlenmesi ve Beslenme Örüntülerinin Metabolik Profilleri ile İlişkisinin Saptanması(2018) Eliuz Tipici, Beyza; Bundak, Rüveyde; Koç, Bilge; Baş, Murat; İstanbul Üniversitesi; Girne Üniversitesi; Bahçeşehir Üniversitesi; Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar ÜniversitesiAmaç: Tip 1 diyabetli çocuk ve adölesanlarda glisemik kontrolün sağlanmasında ve diyabetinkomplikasyonlarından korunmada yeterli ve dengeli beslenme tedavinin önemli parçasıdır. Bu çalışma,Tip 1 diyabetli çocuk ve adölesanların besin ve besin ögeleri tüketim durumlarını belirlemek ve besinögelerinin, glikolize hemoglobin (HbA1c) düzeylerine ve diğer biyokimyasal bulgulara etkilerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya yaş aralığı 2-19 yıl olan 18’i erkek, 34’ü kız toplam 52 çocukve adölesan alınmıştır. Çocuk ve adölesanların ağırlık ve boy uzunlukları ölçülmüş, beden kitle indeksleri (BKİ) hesaplanmıştır. Çocuk ve adölesanların demografik özellikleri, kolesterol düzeyleri veHbA1c düzeyleri elde edilmiş ve alt grup analizleri yapılmıştır. Bulgular: Çocuk ve adölesanların%37.7’sinin BKİ düzeylerine göre 25-75. persentillerde olduğu belirlenmiştir. Çocuk ve adölesanlarHbA1c düzeylerine göre 3 gruba ayrılmıştır, %7,5’in altı iyi, %7,5-9 arası orta ve %9’dan fazla olanlarise kötü kan şekeri kontrollü değerlendirilmiştir. Çocuk ve adölesanların %40,4’ünün kötü glisemikkontrollü olduğu belirlenmiştir. Tip 1 diyabetli çocuk ve adölesanların karbonhidrat, protein ve yağalımlarının günlük aldıkları enerjiye oranları sırasıyla %46, %17, %37 idi. Yağ dışındaki makrobesinögelerinin AMDR (Makrobesin Ögelerinin Referans Alım Aralığı) aralıklarında olduğu belirlenmiştir.Çocuk ve adölesanların %71,2’sinin A vitamini, %86,5’inin E vitamini, %76,9’unun folat, %32’sinin Cvitamini, %100’ünün potasyum, %84,6’sının posa alımları önerilen düzeylerin altında kalmıştır. HbA1cdüzeylerine göre enerji, karbonhidrat, protein ve yağ alım ortalamalarının istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermediği belirlenmiştir. Sonuç: Diyabetli çocuk ve adölesanlarda yeterli ve dengeli beslenme metabolik kontrolün sağlanmasında önemlidir. Metabolik kontrolün sağlanmasında besin ve besin ögelerininönerilen alım düzeylerinde alınması gerekmektedir. Besin ögelerinin yetersiz alımının uzun dönemli metabolik sonuçları göz önünde bulundurulmalı ve yeterli alımın olup olmadığı düzenli takip edilmelidir.Publication Open Access Kurkuminin Metabolik Sendrom Bileşenleri Üzerine Etkileri(2019) Ergün, Can; Urhan, Murat; Bahçeşehir Üniversitesi; Ege ÜniversitesiKurkumin, zerdeçal olarak bilinen Curcuma longa isimli bitkinin köklerinden elde edilmektedir. Kurkuminin glikoliz aktivasyonu, hepatik glukoneogenezin inhibisyonu ve lipit metabolizmasının azaltılması yoluyla glukoz homeostazına aracılık etmektedir. Nükleer faktör-kappa Binhibitörü olan kurkumin insülin direncinin hafifletilmesinde yardımcıdır, peroksizom proliferatörü aktive reseptör gamayı aktive ederek hipoglisemik etkiler göstermekte ve böylece kanglukoz seviyelerindeki artışları baskılayabilmektedir. Kurkuminin insülin sekresyonu üzerindebir etkiye sahip olabileceğini gösteren çalışmalar mevcuttur. Arterlerdeki Ang II Tip-1 reseptörüekspresyonunu düzenleyerek metabolik sendromun önemli bileşenlerinden biri olan hipertansiyon gelişimini önleyebilmektedir. Kurkuminlerin trigliserid düşürücü etkileri çeşitli deneyselçalışmalarda doğrulanmıştır. Trigliserid sentezini düşüren ve yağ asidi oksidasyonunu artıranlipit metabolizması üzerindeki etkisine ek olarak, kurkuminin bazal metabolik hızı ve bazı sitokinlerin salınımını artırarak vücut ağırlığını da azaltabileceğini gösteren kanıtlar bulunmaktadır. Kurkuminlerin hepatik yağ birikimini azalttığı ve lipojenik faktörleri aşağı regüle edereksteatozu önlediği saptanmıştır. Ayrıca, sistemik inflamasyonun biyobelirteçlerini, hepatosit hasarını ve oksidatif stresi azaltmakta, insülin duyarlılığını ve glisemik kontrolü geliştirmektedir.Kurkumin, hepatik enzimler HMG-CoA redüktaz ve açil CoA kolesterol açiltransferazı baskılayarak hepatik kolesterol ve total kolesterol seviyelerini düşürmektedir. Ek olarak, hepatik yağlıasit sentaz aktivitesini inhibe etmekte ve yağ asitlerinin beta oksidasyonunu artırmaktadır. Kurkuminin metabolik sendromun neden olduğu parametreleri düzelterek ve olumsuz etkilerini ortadan kaldırarak metabolik sendromun tedavisinde umut verici bir ajan olduğu düşünülmektedir.Publication Open Access Tip 1 Diyabet, Egzersiz ve Beslenme(2019) Ergün, Can; Kenger, Emre Batuhan; Bahçeşehir Üniversitesi; Bahçeşehir ÜniversitesiDiyabetli bireylerin tedavisinde tıbbi beslenme tedavisi ve egzersiz, yaşam tarzı değişikliklerinin temelini oluşturmaktadır. Egzersizin olası komplikasyonlarının önlenmesi için egzersiz öncesi, sırası ve sonrasında egzersizin tipi, süresi ve yoğunluğuna göre beslenme planının yapılmasıgerekmektedir. Egzersiz, fiziksel uygunluğu artırmak için yapılandırılmış ve tasarlanmış daha spesifik bir fiziksel aktivite şeklidir. Egzersizin kan şekeri kontrolünü iyileştirdiği, kardiyovaskülerrisk faktörlerini azalttığı, kilo kaybına katkıda bulunduğu ve kişilerin daha iyi hissetmesini sağladığı gösterilmiştir. Tip 1 diyabetli kişiler tarafından yapılan çeşitli egzersiz türlerine metabolik venöroendokrin tepkilerinin anlaşılması, uygun beslenme ve insülin yönetimi stratejilerinin belirlenmesi için gereklidir. Tip 1 diyabette, egzersize verilen glisemik cevaplar, insülinin uygulandığıyer, dolaşımdaki insülin miktarı, egzersiz öncesi kan glukoz konsantrasyonu, son öğün veya atıştırmanın bileşimi ve yoğunluğu ile faaliyetin süresi ile ilişkilidir. Egzersiz sırasında dolaşımdakiartan insülin konsantrasyonları, hepatik glukoz üretimine göre artan glukoz atılımını teşvik eder velipolizi geciktirebilir. Kasların bir yakıt olarak glukoza bağımlılığını artırmaktadır. Hipoglisemiçoğu hastada aerobik egzersize başladıktan yaklaşık 45 dk içerisinde gelişmektedir. Tip 1 diyabetlihem antrenmanlı hem de antrenmansız bireylerin, aerobik egzersize başlamadan önce karbonhidrat alımını arttırmaları veya insülin dozunu azaltmaları veya her ikisini de uygulamaları gerekmektedir. Diyabetli birçok birey için, tedavi planının en zor olan kısmı ne yiyeceğini belirlemek vebir yemek planını takip etmektir. Beslenme tedavisinin genel diyabet yönetiminde ayrılmaz birrolü vardır ve diyabetli her birey, kişiselleştirilmiş bir beslenme planının iş birliğine dayalı gelişimide dâhil olmak üzere sağlık ekibiyle birlikte eğitim, öz yönetim ve tedavi planlaması ile aktif olarak ilgilenmelidir.Publication Open Access Sekonder Hipertansiyon Sebebi Olarak Konjenital Adrenal Hiperplazi: Üç Vaka(2019) Algün, Ekrem; Anaforoğlu, İnan; Ersoy, Kerem; T.C. Sağlık Bakanlığı; Bahçeşehir Üniversitesi; T.C. Sağlık BakanlığıKonjenital adrenal hiperplaziler, adrenal kortekste bozulmuş kortizol senteziyle sonuçlanan enzimatik defektlere sebep olan herediter bir grup hastalıktır. Konjenital adrenal hiperplazilerin hipertansiyon ve hipokalemiye sebep olan nadir formları 11-β hidroksilaz ve 17-α hidroksilaz eksikliği ile gider. Bu çalışmada, hipertansiyon ve hipokalemi ile gelen iki erişkin 11-β hidroksilaz ve bir erişkin 17-α hidroksilaz hastasının sunulması amaçlanmıştır. Prekoks puberte öyküsü olan 11-β hidroksilaz hastalarında, aynı zamanda testiküler adrenal rest tümör ve adrenal miyelolipoma mevcut iken, 17-α hidroksilaz hastamızda da seksüel infantilizim mevcut idi. Konjenital adrenal hiperplaziler erişkinlerde sekonder hipertansiyonun nadir sebeplerindendir. Prekoks puberte, gecikmiş puberte veya seksüel infantilizim gibi seksüel olgunlaşma bozuklukları ve hipertansiyonla birlikte hipokalemi olması durumlarında konjetinal adrenal hiperplaziler akla gelmelidir.Publication Open Access Main Surgical Principles and Methods in Surgical Treatment of Primary Hyperparathyroidism(2019) Uludağ, Mehmet; Aygün, Nurcihan; İşgör, Adnan; Sağlık Bilimleri Üniversitesi; Sağlık Bilimleri Üniversitesi; Bahçeşehir ÜniversitesiThe only curative treatment for primary hyperparathyroidism (pHPT) is surgery. The most important factors that increase the success rate of a parathyroidectomy are the establishment of the correct diagnosis and the surgeon’s good knowledge of anatomyand embryology. The lower parathyroid glands develop from the dorsal portion of the third pharyngeal pouch, and the upperparathyroid glands from the fourth pharyngeal pouch. Humans typically have 4 parathyroid glands, however, more than 4 andfewer than 4 have been observed. Typically, the upper parathyroid glands are located in the cricothyroid junction area on theposterolateral portion of the middle and upper third of the thyroid, while the lower parathyroids are located in an area 1 cm indiameter located posterior, lateral, or anterolateral to the lower thyroid pole. Ectopic locations of parathyroid glands outside thenormal anatomical regions due to the abnormal migration during embryological development or acquired ectopy due to migration of enlarged parathyroids are not uncommon. There are various surgical techniques to treat HPT, however, 2 main surgical options are used: bilateral neck exploration (BNE) and minimally invasive parathyroidectomy (MIP). While there are open, endoscopic,and video-assisted MIP (MIVAP) approaches, most often an open lateral MIP technique is used. In addition, endoscopic or roboticparathyroidectomy methods performed from remote regions outside the neck have been reported. Although currently MIP is thestandard treatment option in selected patients with positive imaging, BNE remains the gold standard procedure in parathyroidsurgery. In 80% to 90% of patients with pHPT, a pathological parathyroid gland can be detected with preoperative imaging methods and MIP can be applied. However, the pathological gland may not be found during a MIP procedure as a result of false positiveresults. The parathyroid surgeon must also know the BNE technique and be able to switch to BNE and change the surgical strategyif necessary. If the intended gland is not found in its normal anatomical site, possible embryological and acquired ectopic locationsshould be investigated. It should be kept in mind that MIP and BNE are not alternatives to each other, but rather complementarytechniques for successful treatment in parathyroid surgery.Publication Open Access The Effectiveness of Preoperative Ultrasonography and Scintigraphy in the Pathological Gland Localization in Primary Hyperparathyroidism Patients(2019) Uludağ, Mehmet; Aygün, Nurcihan; İşgör, Adnan; Sağlık Bilimleri Üniversitesi; Sağlık Bilimleri Üniversitesi; Bahçeşehir ÜniversitesiObjectives: Primary hyperparathyroidism (pHPT) is a common disease, and its curative treatment is surgical. Nowadays, preoperative localization studies have become standard before surgical treatment, and the first stage imaging methods are ultrasonography and/or scintigraphy. With the contribution of these studies to the localization of the pathological gland, focused surgery hasbecome the first standard of choice. In this study, we aimed to evaluate the efficacy of ultrasonography and scintigraphy in thepreoperative localization of the pathologic gland or glands in patients who underwent surgical treatment and cure for pHPT.Methods: In this study, the data of the biochemically diagnosed pHPT patients, who had Tc 99m-MIBI scintigraphy and/or ultrasonography for localisation preoperatively, were evaluated retrospectively. The lesion, which was positive in USG or scintigraphyfor localization, was evaluated according to the neck side or neck quadrant, and the results were compared with intraoperativelocalization findings. The effectiveness of both methods and combinations was evaluated with the localization rates, sensitivityand positive predictive values (PPV). The three methods were compared with the Youden index (J).Results: The mean age of 380 patients included in this study was 54.8±12.8 years (20-83). Three hundred eight of them werefemale, and 72 were male. Scintigraphy was performed in 339 patients, USG was performed in 344 patients, and both USG andscintigraphy were performed in 306 patients. One hundred twenty patients (32%) underwent bilateral neck exploration (BNE), and260 patients (68.4%) underwent minimally invasive parathyroidectomy (MIP) (unilateral exploration or focused surgery). Singleadenoma was detected in 358 (94%), double adenoma in 10 (3%) and hyperplasia in 12 (3%) patients.Localization rates of USG, scintigraphy, USG and scintigraphy combinations were 53%, 74%, 75%, their sensitivity was 56%, 85%,89%, PPDs were 90%, 86%, 83%. The efficiency of scintigraphy is higher than USG (J: 0.743 vs 0.527). The contribution of scintigraphy to USG in combination with USG was limited (J: 0.743 vs 0.754).The localization rates of USG, scintigraphy, USG and scintigraphy combinations were 46%, 64%, 66%, their sensitivity was 51%,83%, 88%, PPDs were 79%, 74%, 73%. The efficiency of scintigraphy is higher than that of USG (J: 0.64 vs 0.427). The contribution ofscintigraphy to USG in combination with USG was limited (J: 0.64 vs 0.66).Conclusion: In patients with pHPT, scintigraphy is a more effective method for USG as the first step preoperative imaging andshould be preferred as the first method if there is no contraindication. A combination of scintigraphy with USG may contributeminimally to the efficacy of scintigraphy. It may be advantageous for early detection of the pathologic gland in patients with incompatible two imaging and initiating surgery on the positive side of the first scintigraphy. Scintigraphy and USG methods mayallow successful MRP surgery in the majority of patients with pHPT.Publication Open Access The Association Between Migraine, Metabolic Syndrome, Insulin Resistance, and Obesity in Women: A Case-Control Study(2019) Gür Özmen, Selen; Karahan Özcan, Ruhan; Bahçeşehir Üniversitesi; Tanımlanmamış KurumObjectives: The aim of this study was to examine the relationship between migraines and obesity, insulin resistance (IR), andmetabolic syndrome in female migraineurs.Methods: A total of 141 female patients who experience migraines and a control group of 141 sex- and age-matched individualswho do not were enrolled in this case-control study. The migraine group was composed of patients from the Gebze Fatih Community Hospital (Kocaeli, Turkey) neurology outpatient service and the control group included hospital staff and friends who volunteered to participate. Descriptive statistics and multivariate logistic regression analyses were performed. Migraine was designatedas a dependent variable. Family history of migraine, stroke, metabolic syndrome, cardiac disease, hypertension, hyperlipidemia,and diabetes mellitus, cigarette use, alcohol consumption, and the presence of hypertension, IR, hypertriglyceridemia, low level ofhigh-density lipoprotein (HDL), central obesity, metabolic syndrome, as well as homeostasis model assessment and quantitativeinsulin sensitivity check index results were selected as independent variables.Results: The mean waist circumference, mean height, mean weight, and central obesity were greater in the control group (p=0.009,0.004, 0.036, and 0.015, respectively). A multivariate logistic regression model of migraine presence showed that a family history ofmigraine (odds ratio [OR]: 1.542, 95% confidence interval [CI]: 2.451-8.905, p<0.0001), family history of stroke (OR: 1.043, 95% CI: 1.214-6.633, p=0.016), and no central obesity (OR: -0.705, 95% CI: -0.290-0.843, p=0.010) were statistically significant variables in our study.Conclusion: The results of our study indicated that IR and metabolic syndrome were not associated with migraine in women. Therewas an inverse relationship between central obesity and migraine. Additional research with larger participant groups should beperformed to further explore the complex relationship between migraine, obesity, IR, and metabolic syndrome.
