Araştırma Çıktıları | WoS | Scopus | TR-Dizin | PubMed

Permanent URI for this communityhttps://hdl.handle.net/20.500.14719/1741

Browse

Search Results

Now showing 1 - 10 of 14
  • PublicationOpen Access
    Çocuklarda hematopoetik kök hücrenakli
    (2014) Yeşilipek, Mehmet Akif; Bahçeşehir Üniversitesi
    Kemik iliği nakli günümüzde periferik kan ve göbek kordon kanının da kök hücre kaynağı olarak kullanılabilmesi nedeniyle hematopo- etik kök hücre nakli (HKHN) olarak adlandırılmaktadır. Çocuklarda hematolojik malinitelere ek olarak hemoglobinopatiler, immün ye- tersizlikler, kemik iliği yetersizlikleri ve doğuştan metabolik hastalık- lar gibi birçok hastalıkta kesin tedavi yöntemi olarak kullanılmakta- dır. Altta yatan hastalık dışında nakil sürecinde gelişen enfeksiyonlar ve graft versus host hastalığı prognozu etkileyen en önemli etmen- ler olarak sayılabilir. Bu yazıda kök hücre kaynakları, hazırlama te- davileri, çocuklarda HKHN endikasyonları ve nakil sonrası sorunlar konularında özet bilgiler verilmesi amaçlanmıştır. (Türk Ped Arş 2014, 49: 91-8)
  • PublicationOpen Access
    Tiroid cerrahisi sonrası hipokalsemi gelişimini etkileyen faktörler
    (2015) Yetkin, Sıtkı Gürkan; Mihmanlı, Mehmet; Uludağ, Mehmet; Çitgez, Bülent; Aygün, Nurcihan; Besler, Evren; İşgör, Adnan; T.C. Sağlık Bakanlığı; T.C. Sağlık Bakanlığı; T.C. Sağlık Bakanlığı; T.C. Sağlık Bakanlığı; T.C. Sağlık Bakanlığı; T.C. Sağlık Bakanlığı; Bahçeşehir Üniversitesi
    Amaç: Tiroidektomi sonrası geçici hipokalsemi en sık görülen komplikasyondur ve oluştuğunda kolaytedavi edilir. Geçici hipokalsemi ile ilişkili esas problem hastanede kalış süresini uzatmasıdır. Bu çalış -manın amacı tiroid cerrahisi uygulanan hasta grubunda postoperatif geçici hipokalsemi için risk fak -törlerini belirlemekti.Gereç ve Yöntem: Ocak 2012 - Aralık 2013 tarihleri arasında total tiroidektomi uygulanan 177 has -tanın verileri retrospektif olarak değerlendirildi. Hipokalsemi total serum kalsiyum düzeyinin 8 mg/dl altında olması olarak tanımlandı. Geçici hipokalsemi total tiroidektomiyi takiben 6 ayda hipokalse -minin iyileşmesi olarak tanımlandı. Geçici hipokalsemi için risk faktörleri olarak cinsiyet, preopera -tif D vitamini eksikliği, reküren hastalık için cerrahi girişim, hipertiroidi varlığı, görülen ve korunanparatiroid bez sayısı, paratiroid bez ekimi yapılması, patolojik spesmende çıkarılan paratiroid bezivarlığı değerlendirildi. İstatistik değerlendirmede Nominal Lojistik Regresyon analizi, Ki-kare testive Fisherin Kesinlik testi kullanıldı.Bulgular: Çalışmadaki 177 hastanın (150K, 27E) 37sinde (%20.9) geçici hipokalsemi gelişti. Nominalregresyon analizinde sadece patolojik spesmende çıkarılan paratiroid bezi varlığı (p=0.025) geçicihipokalsemi için bağımsız değişken faktör olarak belirlendi.Sonuç: Patolojik spesmende paratiroid bezi varlığı yüksek oranda geçici hipokalsemiden sorumludur.Tiroidektomi esnasında cerrahi spesmenin intraoperatif dikkatli incelenmesi uygunsuz paratiroidek -tomi insidansını azaltabilir.
  • PublicationOpen Access
    Aortoiliak Oklüzyonu Olan Yüksek Riskli Hastalarda Alternatif Cerrahi Yaklaşım: Lokal Anestezi ile Aksillofemoral Bypass
    (2015) Bozoğlan, Orhan ; Meşe, Bülent; İşgüven, Duygu; Erdoğan, Mustaf Bilge; Çalışkan, Özerdem; Duran, Esra; Yamak, Birol; Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi; Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi; Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi; Bahçeşehir Üniversitesi; Bahçeşehir Üniversitesi; Kahramanmaraş Sütçü İmam Üniversitesi; Bahçeşehir Üniversitesi
    Amaç: Aortoiliak tıkanıklarda endovasküler tedavi yapılamayan hastalarda cerrahi tedavi, ekstremite iskemisine bağlı semptomların giderilmesi ve yaşam kalitesinin artırılmasında çok önemlidir. Ekstraanatomik bir yaklaşım olan aksillofemoral bypassın, lokal anestezi yardımı ile mortalite ve morbidite üzerine olumlu etkisi olduğu bilinmektedir.Gereç ve Yöntemler: Kliniğimizde 1999-2015 yılları arasında yüksek risk olarak kabul edilmiş aortoiliak total oklüzyonu olan 12 hastada gerçekleştirdiğimiz aksillofemoral (10 hastada aksillobifemoral, 2 hastada tek taraflı aksillofemoral) bypass olgularımızın kısa ve orta dönem sonuçlarını değerlendirdik.Bulgular: Hastane mortalitesi ile karşılaşmadığımız hastalarda greft açıklık oranlarına baktık. Ortalama 36. ayda greft açıklık oranı %70 olarak tespit edilmiştir. Bu süre içinde ekstremite ampütasyonu ile karşılaşılmadığı gibi, mortalite de görülmemiştir.Sonuç: Aortoiliak tıkanıklıkların cerrahi tedavisinde aksillofemoral bypass uygulamaları son yıllarda geliştirilen yeni greftlerle daha çok kullanılır hale gelmiştir. Seçili aortoiliak tıkanıklığı olan, konvansiyonel anestezi uygulanması açısından yüksek riskli olan hastalarda lokal anestezi ile aksillofemoral bypassın güvenle uygulanabilir bir yöntem olduğunu düşünüyoruz.
  • PublicationOpen Access
    Erektil disfonksiyonda düşük yoğunlukta şok dalga tedavisi
    (2016) Özcan, Atahan; Kilciler, Mete; Altınbaş Üniversitesi; Bahçeşehir Üniversitesi
    Erektil disfonksiyon (ED), seksüel aktivite için yeterli ereksiyonu sağlayamamak ve/veya sürdürememek olarak tanımlanmaktadır. ED 40-70 yaş arası erkeklerin %50'sinden fazlasını etkilemektedir. ED genellikle penil dolaşımı etkileyen fonksiyonel ve/veya yapısal anormalliklerle ortaya çıkan bir durum olarak düşünülmektedir. Günümüzde erektil disfonksiyonun tedavisinde oral farmakoterapi, kavernöz içi enjeksiyon, penil protez takılması gibi birçok tedavi seçeneği bulunmaktadır. Son yıllarda ED'nun tedavisinde vücut dışından düşük yoğunlukta şok dalga tedavisi (DYŞDT) gibi bir çok yeni tedavi yöntemleri geliştirilmiştir. DY-ŞDT hücresel mikrotravma oluşturarak angiojenik faktörlerin salınımına yol açmakta ve neticede hedef dokuda yeni damar oluşumuna yol açmaktadır. Hayvan çalışmaları DY-ŞDT'nin penil hemodinamiği ve penisdeki patolojik değişiklikleri düzelttiğini göstermiştir. Son çalışmalarda DYŞDT'nin korpus kavernozumdaki fibromusküler patolojik değişiklikleri, endotelyal disfonksiyonu, ve periferal nöropatiyi düzelttiği bildirilmiştir. Bu derlemede DY-ŞDT'nin tarihçesi, etki mekanizması, in vitro-hayvan çalışmaları ve ED'da klinik uygulamaları özetlenecektir
  • PublicationOpen Access
    Yüksek Gradeli Gliomların Moleküler Biyolojisi
    (2017) Avşar, Timuçin; Kılıç, Türker; Bahçeşehir Üniversitesi; Bahçeşehir Üniversitesi
    Yüksek gradeli tümörlerin tedavisi on yıllardır bilinmezlikler ve başarısızlıklarla dolu bir alan olmuş ve bu hastalığa pessimist bir bakış açısı yaratmıştır. Bu başarısızlığın en önemli nedeni tümör biyolojisini anlayamamış olmamızdır. Son on yıldaki moleküler biyolojik çalışmalar bu heterojen tümör grubunun tümör biyolojisini çok daha iyi anlamamızı sağlamıştır. Bu gelişmeler sonucunda ortaya konan moleküler belirteçler de bugün bu hastalığı etkin ve hızlı bir şekilde sınıflayabilmemizi sağlamıştır. Bu derlemede yüksek gradeli gliomlar konusundaki gelişmeler özetlenecektir. Yüksek gradeli gliomların Dünya Sağlık Örgütü (WHO) 2016 sınıflaması, farklı moleküler belirteçler özetlendikten sonra bunların tümör biyolojisindeki yeri anlatılacaktır. Yüksek gradeli gliomlar konusunda moleküler belirteçler farklı moleküler alt tipleri tanımlar. Bu alt tipler tümör biyolojisi açısından birbirlerinden farklılıklar gösterir. Yüksek gradeli gliomların biyolojisi konusundaki bilgimiz moleküler biyolojik teknikler sayesinde artmıştır.
  • PublicationOpen Access
    Tiroit cerrahisinde intraoperatif sinir monitorizasyonunun temel prensipleri ve standardizasyonu
    (2017) Uludağ, Mehmet; Kaya, Cemal; Aygün, Nurcihan; Tanal, Mert; İşgör, Adnan; Oba, Sibel; T.C. Sağlık Bakanlığı; T.C. Sağlık Bakanlığı; T.C. Sağlık Bakanlığı; T.C. Sağlık Bakanlığı; Bahçeşehir Üniversitesi; T.C. Sağlık Bakanlığı
    Tiroit cerrahisinde intraoperatif sinir monitorizasyonunun temel prensipleri ve standardizasyonuTiroit cerrahisi sonrası oluşan sesle ilgili problemler sık ve en önemli komplikasyonlardandır. Cerrahi sonrası hastanın ses ve solunum problemlerini minimalize edebilmek için hem reküren laringeal sinirin (RLS) hem de süperior laringeal sinirin eksternal dalının (SLSE) korunması gerekir. İntraoperatif nöromonitorizasyon (İONM) sinirin gözle görülmesine ek olarak ameliyat sırasında sinirin motor fonksiyonlarının dinamik olarak değerlendirilmesi temeline dayanan bir yöntemdir. Tiroit cerrahisinde İONM 50 yıl önce kullanılmaya başlanmış ve yüzey elektrotlu endotrakeal tüp ile İONM, amaca uygunluk, basitlik, noninvazif olma ve güvenlilik gibi nedenlerle standart uygulanan yöntem haline gelmiş olup, günümüzde tiroit cerrahisinde bu yöntem kullanılmaktadır. Tiroit cerrahisinde RLS ve SLSE için İONM kullanımı giderek artmaktadır. İONM'nin uygun kullanımı için hem anestezist hem cerrah için deneyim ve standardizasyonu şarttır. Bu bağlamda hem cerrahların hem de anestezistler için öğrenme eğrisi yaklaşık 50-100 arası olgudur. İONM hem RLS hem SLSE'nin bulunmasında ve fonksiyonel olarak değerlendirilmesinde önemli katkı sağlar. RLS monitorizasyonu monitorizasyon probu ile aralıklı veya vagusa uygulanan prob yardımı ile sürekli olarak uygulanabilir. RLS monitorizasyonunun standardizasyonu, preoperatif laringoskopi ile vokal kord muayenesi (L1), RLS diseksiyonu öncesi aynı taraf vagustan uyarı alınması (V1), RLS'nin trakeaozefageal olukta ilk bulunduğu noktada uyarılması (R1), diseksiyon bittikten sonra RLS'nin ortaya konduğu en proksimal noktasından uyarılması (R2), cerrahi alanda kanama kontrolü tamamlandıktan sonra vagusun uyarılması (V2), postoperatif laringoskopi ile vokal kord muayenesini (L2) içerir. V2 postoperatif vokal kord fonksiyonunu öngörmede en uygun testtir. RLS aralıklı İONM'sinde sadece sinirin probla uyarıldığı an ve sinirin uyarıldığı nokta distalinin fonksiyonu hakkında bilgi verir. Sürekli İONM ise RLS'nin vagustan ayrılmadan önce boyunda vagusa uygulanan probla yapılan devamlı uyarı sayesinde cerraha tiroidi diseke ederken RLS fonksiyonunun sürekli takip edilmesini sağlar. SLSE monitorizasyonunda primer olarak ameliyat sahasında bulunan ve SLSE'nin motor siniri olduğu krikotiroid kasın kasılması değerlendirilir. İONM hem RLS hem SLSE'nin bulunmasında ve fonksiyonel olarak değerlendirilmesinde önemli katkı sağlaması ile birlikte tiroidektomiye birçok açıdan katkı sağlayan ve tiroidektominin standartlarını arttıran bir yöntemdir
  • PublicationOpen Access
    Complication Risk in Secondary Thyroid Surgery Original Research
    (2018) Mihmanlı, Mehmet; Uludağ, Mehmet; Yetkin, Gürkan; Aygün, Nurcihan; Besler, Evren; İşgör, Adnan; Sağlık Bilimleri Üniversitesi; Bahçeşehir Üniversitesi; Sağlık Bilimleri Üniversitesi; Tanımlanmamış Kurum; T.C. Sağlık Bakanlığı; Sağlık Bilimleri Üniversitesi
    Objectives: Secondary thyroid surgery is rare, compared with primary thyroid surgery. However, secondary surgery has a greater risk of complications due to the formation of scar tissue as well as increased fragility of the tissues following the previous surgery. Several surgical techniques and strategies have been recommended to decrease the complication rate associated with secondary surgery. The aim of this study was to evaluate the complication rate in patients who underwent secondary thyroid surgery using a lateral approach and intraoperative nerve monitoring (IONM).Methods: The data of 44 patients who underwent secondary surgical intervention after thyroid surgery performed for benign or malignant thyroid disease (Group 1), and of 44 patients who underwent primary surgery (Group 2) were compared. Lobectomy patients with a histopathological result of malignant disease, whom were applied completion thyroidectomy were excluded from the study. Secondary surgery was performed using a lateral approach. Access was achieved between the anterior edge of the sternocleidomastoid muscle and the strap muscles. In primary surgery, the thyroid lodge was entered through the midline. Standard IONM was applied in all cases. Hypocalcemia was defined as a serum calcium level of <,=8 mg/dL within the first postoperative 48 hours, regardless of clinical symptoms. Transient and permanent recurrent laryngeal nerve paralysis was evaluated based on the number of nerves at risk. The lobectomy was considered to be high-risk with the presence of recurrence, Graves' disease, substernal goiter, and application of central dissection.Results: The mean age of Group 1 and 2 was 49.9±,14.1 years and 45±,12.6 years , respectively (range: 22-90 years, p=0.69). Female patients constituted 90.9% (n=40) of the population in Group 1 and 75% (n=33) of the patient population in Group 2 (p=0.87). In Group 1, 11 (25%) patients, and 7 (15.9%) patients in Group 2 underwent surgical intervention due to the presence of a malignant disease (p=0.29). Bilateral intervention was applied in 26 (59.1%) patients in Group 1 and 28 (63.6%) patients in Group 2. The rate of transient and permanent hypocalcemia in Groups 1 and 2 was 34.1% (n=15) vs 22.5%, and 2.5% (n=1) vs 0%, respectively, without any significant intergroup difference (p=0.237, p=1). In Group 1, 71 lobes were operated on, and there were 72 in Group 2. All of the interventions in Group 1 (100%), and 31.9% (n=23) of those in Group 2 were high-risk, and there was a significant intergroup difference (p<,0.0001). The rate of transient and permanent vocal cord paralysis were 4.2% (n=3) vs 2.8% (n=2) and 6.9 % (n=5) vs 0% in Groups 1 and 2, respectively (p=0.719, p=0.245).Conclusion: When performed with a meticulous and attentive technique, secondary surgical intervention can be applied without increasing the incidence of permanent complications. Though there is substantial risk associated with all of these procedures, the rate of vocal cord paralysis was similar to that seen after primary intervention, and was thought to be related to surgical experience and technique, as well as the use of IONM.
  • PublicationOpen Access
    Mikro Besin Takviyesinin Maternal–Fetal Sonuçlara Etkisi: D vitamini, Kalsiyum ve Magnezyum
    (2018) Pulatoğlu, Çiğdem; Doğan, Ozan; Çalışkan, Eray; Başbuğ, Alper; Ellibeş Kaya, Aşkı; Akar, Bertan; T.C. Sağlık Bakanlığı; T.C. Sağlık Bakanlığı; Bahçeşehir Üniversitesi; Düzce Üniversitesi; Düzce Üniversitesi; İstinye Üniversitesi
    Amaç: Fetal ve maternal sağlığa olumlu etkileri olması nedeniyle gebelik döneminde artan ihtiyaçla orantılı olarak vitamin ve mineral desteğine ihtiyaç vardır. Bu çalışmada mikro besin takviyesi olarak D vitamini, Kalsiyum (Ca) ve Magnezyum (Mg) desteği alan gebelerin postnatal sonuçlarını ve gebelik komplikasyonlarını araştırmak amaçlandı.Gereçler ve Yöntem: Yapılan bu prospektif, longitudinal ve kalitatif çalışmaya Ocak 2016 ve Ocak 2018 tarihleri arasında 18-40 yaş arası toplam 2114 hasta dahil edilmiştir.Bulgular: Maternal yaş aralığı tüm hasta grupları için 28.11 ± 6.12‘ dir. Multivitamin kullanan grubun yaş ortalaması D vitamini grubuna göre daha düşük saptandı(p= 0.001). Yalnızca Mg ve D vitamini kullanan grupta yüksek lisans seviyesinde eğitim görenler daha fazlaydı(p=0.001). Mg, Ca, D vitamini ve multivitamin kullananımı ile gebelik komplikasyonları arasında anlamlı ilişki bulunamadı. Multivitamin kullanan gebelerde LGA daha fazla görüldü(p=0.038). İlk gebelik yaşı Ca ve mulivitamin kullanan grupta Mg ve D vitamini kullanan gruba göre daha düşük bulunmuştur(p=0.001).Sonuç: Annenin sağlıklı bir gebelik geçirmesi, maternal komplikasyonlardan korunması, fetusun büyüme ve gelişmesi için annenin düzenli beslenmesinin yanı sıra vitamin ve mineral takviyesi önemlidir. Bu takviyelerin literatürde gösterilmiş olan yararlarını desteklemek ve rutin kullanımda yer vermek için daha çok prospektif çalışmaya ihtiyaç vardır.
  • PublicationOpen Access
    Tip 1 Diyabetli Çocuk ve Adölesanların Beslenme Durumlarının Belirlenmesi ve Beslenme Örüntülerinin Metabolik Profilleri ile İlişkisinin Saptanması
    (2018) Eliuz Tipici, Beyza; Bundak, Rüveyde; Koç, Bilge; Baş, Murat; İstanbul Üniversitesi; Girne Üniversitesi; Bahçeşehir Üniversitesi; Acıbadem Mehmet Ali Aydınlar Üniversitesi
    Amaç: Tip 1 diyabetli çocuk ve adölesanlarda glisemik kontrolün sağlanmasında ve diyabetinkomplikasyonlarından korunmada yeterli ve dengeli beslenme tedavinin önemli parçasıdır. Bu çalışma,Tip 1 diyabetli çocuk ve adölesanların besin ve besin ögeleri tüketim durumlarını belirlemek ve besinögelerinin, glikolize hemoglobin (HbA1c) düzeylerine ve diğer biyokimyasal bulgulara etkilerini araştırmaktır. Gereç ve Yöntemler: Çalışmaya yaş aralığı 2-19 yıl olan 18’i erkek, 34’ü kız toplam 52 çocukve adölesan alınmıştır. Çocuk ve adölesanların ağırlık ve boy uzunlukları ölçülmüş, beden kitle indeksleri (BKİ) hesaplanmıştır. Çocuk ve adölesanların demografik özellikleri, kolesterol düzeyleri veHbA1c düzeyleri elde edilmiş ve alt grup analizleri yapılmıştır. Bulgular: Çocuk ve adölesanların%37.7’sinin BKİ düzeylerine göre 25-75. persentillerde olduğu belirlenmiştir. Çocuk ve adölesanlarHbA1c düzeylerine göre 3 gruba ayrılmıştır, %7,5’in altı iyi, %7,5-9 arası orta ve %9’dan fazla olanlarise kötü kan şekeri kontrollü değerlendirilmiştir. Çocuk ve adölesanların %40,4’ünün kötü glisemikkontrollü olduğu belirlenmiştir. Tip 1 diyabetli çocuk ve adölesanların karbonhidrat, protein ve yağalımlarının günlük aldıkları enerjiye oranları sırasıyla %46, %17, %37 idi. Yağ dışındaki makrobesinögelerinin AMDR (Makrobesin Ögelerinin Referans Alım Aralığı) aralıklarında olduğu belirlenmiştir.Çocuk ve adölesanların %71,2’sinin A vitamini, %86,5’inin E vitamini, %76,9’unun folat, %32’sinin Cvitamini, %100’ünün potasyum, %84,6’sının posa alımları önerilen düzeylerin altında kalmıştır. HbA1cdüzeylerine göre enerji, karbonhidrat, protein ve yağ alım ortalamalarının istatistiksel olarak anlamlı farklılık göstermediği belirlenmiştir. Sonuç: Diyabetli çocuk ve adölesanlarda yeterli ve dengeli beslenme metabolik kontrolün sağlanmasında önemlidir. Metabolik kontrolün sağlanmasında besin ve besin ögelerininönerilen alım düzeylerinde alınması gerekmektedir. Besin ögelerinin yetersiz alımının uzun dönemli metabolik sonuçları göz önünde bulundurulmalı ve yeterli alımın olup olmadığı düzenli takip edilmelidir.
  • PublicationOpen Access
    Görsel kalitatif difüzyon-ağırlıklı görüntüleme incelemesi, açık difüzyon katsayısı kantifikasyonu ve Ki-67 proliferasyon indeksinin cerrahi meningiomlarda atipi tahminindeki yeri
    (2018) Yapıcıer Şahan, Özlem; Şener, Süleyman; Baran, Şafak Yılmaz; Hasanov Teyyub; Akakın, Akın; Demir, Mustafa Kemal; Bahçeşehir Üniversitesi; Bahçeşehir Üniversitesi; Bahçeşehir Üniversitesi; Bahçeşehir Üniversitesi; Bahçeşehir Üniversitesi; Bahçeşehir Üniversitesi
    Amaç: Bu çalışmada amacımız, intrakranyal meningiomların görsel kalitatif olarak incelenip, derecelendirilmesinde difüzyon ağırlıklı (DW) görüntüleme, açık difüzyon katsayısı (ADC) kantifikasyonu ve Ki-67 proliferasyon indeksinin referans standart histopatoloji ile karşılaştırıldığında etkinliğini araştırmaktır. Gereç ve Yöntem: Patolojisi meningiom olarak rapor edilmiş toplam 35 hastamızın, konvansiyonel magnetic rezonans (MR) görüntülemeleri, kontrastlı MR görüntülemeleri, DW görüntülemeleri ve ADC haritaları arşivimizden elde edilmiş ve incelenmiştir.Bulgular: Sekiz hastada (%23) atipik (5 kadın ve 3 erkek, ortalama yaş: 57.1±15.8 yıl), 27 hastada ise (%77) düşük dereceli tipik meningiom (19 kadın, 8 erkek, ortalama yaş: 54.3±14.0 yıl) bulundu. En sık rastlanan histolojik alttip meningotelyal (%59) tip idi. Ki-67 proliferasyon indeksi, düşük dereceli ve atipik meningiomlarda sırasıyla %2,31±1,44 (aralık: 1-5) and %7,37 ± 2,72 (aralık: 3-10) olarak saptandı. Görsel kalitatif değerlendirmede, difüzyon kısıtlanması atipik meningiomlarda daha belirgindi (P<0,05). Kantitatif değerlendirmede, ADC değerlerinde her iki grup arasında anlamlı fark saptanmadı (P=0,471). Sonuç: Görsel kalitatif DW görüntüleme değerlendirmesinin, atipik meningiomların ve cerrahi tedavi uygulanmış meningiom hastalarında tekrarlama riskinin tahmininde yardımcı olabileceğini önermekteyiz.